KISKANÇLIK !
KAFA DİNLEMEK
29.04.2026 - Çarşamba 16:36

Kendimi bildim bileli, anne olmanın hevesiyle süslerdim hayallerimi… Öğretmen olmayı çok isterdim, çünkü çocukları çok severdim, Onları hiçbir karşılık olmaksızın hesapsızca sevmek ve sevilmek… Onlara bireyler vermek, hayata hatırlamak kadar güzel birşey olmasa gerek…
Küçükken oyuncak bebeklerimi yatağımın yanına dizer, her birine bir çiçek ismi verirdim. Erkeklerin ismi olmazdı, gerçi onları da ayırmazdım….Çünkü kız bebeklerim saçlı ve şık giyimliydi. Erkekler kel olduğu için, onların her birine Kel Oğlan derdim…
Masal anlatırdım ve beni dinlediklerine, anladıklarına inanırdım…Sevmeyi ve sevilmeyi ilk olarak o bebeklerimle oynarken öğrendim ben…
O meşhur klasik soruyu bana da sorardı büyükler.
-Büyüyünce ne olacaksın?
-Anne olacağım” derdim.
-Peki, kolay mı onları doğurup beslemek, zahmetlerine katlanmak?
Bunlar o yaşta benim beynimin kapsama alanı dışında olan şeylerdi.
Kendi küçük dünyamda, o masum hislerle değer verdiğim tek ölçü vardı; Sevmek…O hiç tanımadığım okyanuslar kadar sevmek….hem de sonu nereye varırsa varsın, düşünmeden onu sevmek….O oyuncak bebeklerin bana öğrettiği cinsten çıkarsız, deliler gibi sevmek…
11 yaşıma geldiğimde, halen daha üzerine titrediğim bebeklerimle konuşurdum uyuturdum onları…Ondan sonra derslerimi yapardım..Başarılı bir çocuktum, İstanbulun elit semtlerinden Göztepe’de doğmuştum, Çocukluğum, Caddebostan, Şaşkınbakkal arasında geçti, sonra Erenköye taşındık, iyi bir eğitim almak benim için bir şanstı Erenköy Kız Lisesi ve Tarhan kolejinde okudum ben, çünkü ben çocuksuz bir dünyanın biteceğine inandırmıştım kendimi…Bitmesin istiyordum, o dünya sonsuza kadar sürmeliydi…
Ve o üzerine titrediğim sapsarı saçlı Fatoş bebeklerim, babaları olmasa da mutlaka anneleriyle büyümeliydiler…Yani benimle….Öyle düşünürdüm, tabiki o zamanlar, ben çocukken, şimdilerde o Fatoş bebekler gitmiş, yerini Barbie bebekler doldurmuş, banane!.
İnsan yaşlanıp ta içi geçince, önceden kocaman olup, bir mercimek kadar küçülen bir hormon var ya, işte o ben diyeyim Serotonin, siz deyin mutluluk hormonu, mercimek kadar küçüldüğü için öyle herseye gülmez yaşlılar….
Ama bazı yaşlılar var ki o hormon hiç küçülmeden öylece kalır ve hayattan zevk alırlar…İşte o çocuklukta kocamandır….ve onlar vara yoğa bu yüzden gülerler ya….
Ben, gene de bazen huysuzluk eder ağlardım…O kaybolan oyuncağım için…O bebeği bulana kadar veya annem babam bana aynı bir benzerini alana kadar huzurum kaçardı…
Karanlıktan çok korkarım, beni tanıyan herkes bunu bilir, Çünkü bir masala inanıp, o acımasız cellatların karanlıkta gelip bebekleri çaldığını zannederdim…..Biz bunlara çocukluğa mahsus olan batıl itikatlardı diyelim…) bir akşam mesaiye kalmıştım, hava kararmıştı, marmaraydayım arkadaşım aradı,
“Bilirim seni korkarsın karanlıktan, dışarıda kalma, taksi tut bari “ teşekkür ettim, arkadaşımın beni düşünmesi ne kadar güzel duygu değilmi ?
Cansız, ruhsuz bir oyuncağa duyulan sevgi bile dönüp dolaşıp bizi buluyor demek….Ne mutlu bana! Ki bugün bir tanesi kendi doğurduğum canım, kanım Berfu’m benim ,
Bu ana okulunda 3-6 yaş arası ilkokula hazırladığım manevi tam 20 tane pırıl pırıl çocuklarım var benim , ne mutlu bana….
Ceren’in gelip eteklerime sarılması, bacaklarını birleştirip kıvrınması,“ Üğretmenimmm çişim geldi” demesi kadar güzel birşey varmı bu dünyaca… Oyıllarda, kızıma sınıfta bana “Anne” demesini yasaklamıştım, “Öğretmenim” derdi, tabiki sınıfta, sınıftan çıkınca “Anne”
Unutamadığım bir anımda, kızımla birgün derste müfredatı okuyorum, Berfu’da parmak kaldırmış, ikide bir “Üğretmenimmmm” deyip duruyor, duymamazlığa geldim, sonunda dayanamadı… var gücüyle bağırdı “Annneeeeee yaaaa baksanaaa“ işte böyle saf ve tertemiz bir duyguydu bu …
Her biri kendi öz annesine düşkün olan….
Her birinin ayrı bir değeri olup, her biri ayrı bir cevher onlar.
Ve gelelim bugüne;
Bugün banka işlerimi halledip dışarı çıkarken, içimi bir ferahlık sarmıştı, çünkü işlerim kısa sürede bitmişti…Hava da çok güzel….
Üzerimde alışılmışın dışında bir hafiflik hissedince, şöyle bir düşündüm, neyim var benim?
Kolumdaki saatin 14.00’ü göstermesine rağmen, kahvaltı etmeyi unuttuğumu hatırlayıp, hemen az ötede Marmaray bitişiğinde, denize nazır Fincan Cafe de soluğu aldım.
Buranın en büyük özelliği, serçelerin gelip, bütün yediklerimize ortak olmak istemeleri…Ben de sipariş ettiğim sandwiç ile çayım gelince, hem yedim hem de bu sevimli kuşlarla paylaştım…
Ve o yavrularım burada da benimleydi, yalnızım desem de aslında değildim…
Tam bir lokmayı yemek üzereyken bir mesaj geliyor
-Anneciğim, minik Uras’ın karnı ağrıyor galiba ne yapayım,
Ah be Berfu, ah be kızım, Uras’ımın Karnını ovsana, birazda rezene çayı ver gaz çıkartmasına yardımcı ol yeter.
Kafamı dinleyeyim ama nerdeeee… Yine telefon arkadaşımdan,
-Neredesin, gelip çay kahve içelim, muhabbet edelim mi…
-Yok arkadaşım, yok… başka zaman buluşalım, ben bugün kendi kafamla buluştum, kafamı dinliyorum…
Oh beeee… biraz rahat eteyim bari derken… Nerdeeeee…. yine telefon, bu kez koro arkadaşımdan….
-Seçillllll kız nerelerdesin sen, yakında konserimiz var, bu akşam ki provaya gel, hatta erken gel ki, bir okey partisi yapalım.
Güya bugün izindeydim dimi… hiç kendime ayıracak vaktim yok anlaşılan, sanırsınızki ben başkaları için gelmişim bu dünyaya,
-Tamam, tamam akşam gelirim provaya, erken gelemem, prova sonrası yaparız okey partisini…
Şu an tek istediğim şey, kafamı dinlemek….
Ve bu konuşmalardan sonra bennnnn şöyle düşünüyorum…..Ne kadar daha kafanı dinleyeceksin? Hayat bitiyor…..
Öyle anneler babalar var ki, evlatlarını yanlarına gelsin diye, parmaklarıyla hastalıklarını sayan…..Kendilerini onlara karşı acındıran…..
Ve bennn, benden birşeyler bekleyen birsürü insan…
Neyse bu haftada bitti, haftaya başka bir konuda buluşmak üzere kalın sağlacakla.
Seçil Eskioğlu
Gazeteci - Yazar
PAMUK BENİM KEDİM
AHDE VEFA
KISKANÇLIK !
KAFA DİNLEMEK
YAZMAK SANATTIR,
BİR GÜNÜN ARDINDAN
ÖKSÜZ VE YETİM
NE YAZSAM DİYE DÜŞÜNÜRKEN !
MANTIK MI ? SEZGİ Mİ?
YANAN ORMANLAR DEĞİL, BİZİM CİĞERİMİZDİ…